İlhan KARAÇAY`dan Ekim 2017 Bülteni




1. Tatsız, tuzsuz geçen bir yaz dönemi...;

2. Almanya ile kavgamızın, tarihe dayanan nedenleri. Amsterdam’da masaya yatırıldı.Türkiye-Almanya İlişkileri Uzmanı Doç.Dr. Can Ünver, duyanlara parmak ısırtan ifşaatları ile dikkat çekti;

3. Konya'yı anlatmak için, ehlinden öğrenmek lazım;

4. Hollanda'da sosyal ödenek alanların Türkiye'deki malvarlıkları, 1 Ocak 2018 tarihinden itibaren sorgulanacak;

5. Korktuğumuz başımıza geldi. Türkiye'deki mal varlığımız ifşa edilecek;

6. İstanbul'da tanıştılar, Strazburg'da nikahlandılar, Mersin'de düğün yaptılar;

7. 'Geen bewijs voor lange arm van Ankara'. Ankara'nın uzun kolu ve bir araştırmanın sonuçları;

8. Kazak yatırımcılar Marmaris ve Fethiye'de yatırım yapacaklar;

9. Graf van Sinterklaas gevonden in Antalya. Sint Nicolaas'ın mezarı bulndu.

****

İlhan Karaçay'ın analizi:

Tatsız, tuzsuz geçen bir yaz dönemi

2017 yaz mevsimini geride bıraktık. Eylül'ü geçtik ve Ekim'e ulaştık.

Ama kolay geçmedi bu mevsim.

Zira mevsim öncesinde, yani mart ve nisan aylarında yaşadığımız olaylar bizi epey yıpratmıştı.

Hollanda'daki genel seçimler, Türkiye'deki referandum öncesi ve sonrasında yaşanan, modern çağa hiç yakışmayan oy avcılığı açlığı, hem Türkiye ile Hollanda ve hem de Türkiye yurttaşları ile Hollanda yurttaşları arasında çok büyük üzüntü yarattı.

Başınızı yeniden ağrıtmamak için detaylara girmeyeyim.

Ne var ki, iki ülke ve hatta iki halk arasındaki gerginliği yumuşatmak için büyük çabalar sarfedildi. Sarfedilen çabalar içinde acizane şahsımın da bir katılımı oldu. Durumun düzeltilmesi için Hollanda Başbakanı Mark Rutte'ye bir mektup yazdım. Türkiye-Hollanda'nın 400 yıllık ilişkilerini içeren kitabım ile birlikte gönderdim.

Rutte'ye, 'Madem ki siz, daha medeni ve daha demokratsınız, o halde inisiyatifi siz ele alın ve Türkiye ile barışmak için siz elinizi uzatın' gibi sözler yazdım.

Ne var ki, engin daldan murt yemek istemeyen Rutte, mektubuma iki ay sonra cevap verdi ve havanda su dövdü.

Gerek Türkiye'yi ve gerekse Hollanda'yı yönetenler ile her iki ülkenin medyası, yangına körükle gitmeyi tercih ettikleri için, Hollanda'daki Türkler çok zor pozisyonlara düştüler.

Tarafların birbirlerini suçlamaları her iki ülkenin medyası tarafından abartılı bir şekilde işlendi. Hollanda medyası, tabii ki buradaki siyasetçilere dayanarak abuk sabuk şeyler yayınlıyordu. Buna karşın Türk medyası da Hollanda'nın Türk düşmanlığı yaptığını öne sürüyordu.

Hollanda'yı yöneten siyasetçiler, daha sonra ortamı yumuşatmak için çaba göstermeye başladılar. Özellikle Bakan Lodewijk Asscher, dört Türk kuruluşunu töhmet altında bırakan maksatlı bir araştırmayı, yeniden yaptırarak, çıkan sonuç ile ortalığı yumuşatmaya çalıştı ama bu gerçekleşmedi. (Bu konuda Hollandaca ve Türkçe yazıları altta bulacaksınız)

Gerek İçişleri ve Dışişleri Bakanlıkları  ve gerekse çeşitli devlet teşekkülleri elemanları, Türk kuruluşlarının temsilcileri ile ayrı ayrı görüşmeler yaptılar. Bu ara Türk kuruluşlarının temsilcilerini de birkaç kez biraraya getirdiler. Ama yine havanda su dövüldü.

Hollandalılar, Türk kuruluşlarının tensilcilerine, 'Mutlaka bir araya gelmelisiniz ve birlikte çalışmalısınız' telkininde bulunuyordu. Aynı telkin hala devam ediyor.

Hollanda'yı yönetenler, en önemli noktayı kaçırıyorlar. Türk kuruluşları arasındaki ihtilaf o kadar büyük ki,  farkı uçurumlarla değil, yıldızlararası mesafelerle ölçmek bile zor.

Anlayacağınız,  Hollanda ve diğer ülkeler, Türkiye'nin iç ve dış düşman tespitini kabul etmedikleri sürece, ne Türkler arasındaki ilişki ve ne de ülkeler arası ilişki asla düzelmeyecektir.

Bugünlerde, Avrupa'da yaşayan Türkler'e çeşitli konularda bilgi vermek ve gergin havayı yumuşatmak için çeşitli toplantılar yapılıyor. Yaz tatilinden önce Amsterdam ve  Rotterdam’da tatilden hemen sonra Amsterdam’da bu yönde toplantılar yapıldı.

Böylece, yaz tatili dönüşü Hollanda’da hareketlilik başlamış oldu.

*****

Almanya ile kavgamızın, tarihe dayanan nedenleri Amsterdam’da masaya yatırıldı

Türkiye-Almanya İlişkileri Uzmanı Doç.Dr. Can Ünver, duyanlara parmak ısırtan ifşaatları ile dikkat çekti

Hollanda Türkevi Araştırmalar Merkezi Başkanı Veyis Güngör'ün düzenlediği toplantı Hollanda'da gündem yarattı

 

İlhan KARAÇAY'ın haberi:

Hollanda Türkevi Topluluğu'nun, yaz dönemi faaliyetleri geçtiğimiz hafta start aldı. Tatil sonrası ilk faaliyet; son aylarda Avrupa ve Türkiye gündemini meşgul eden ‘Türkiye-Almanya ilişkileri ve bunun AvrupalıTürklere yansımaları’ oldu.  Başkan Veyis Güngör'ün organizesi ile gerçekleşen toplantının misafir konuşmacısı Türkiye-Almanya ilişkileri uzmanı Doç. Dr. Can Ünver’di. Ünver sunumunda, Türkiye-Almanya ilişkilerinin tarihsel arka planı ve son elli yılda yaşananları ortaya koyarak, ilişkilerin belki de en zor dönemini yaşadığını söyledi.

 

Avrupa Türkleri olarak, iki ülkeye, Doğu’ya ve Batı’ya aidiyet duymanın önemli bir sınavdan geçtiğine dikkat çekildi ve ‘Atılacak her adım da, söylenecek her söz de, yazılacak her cümle de hassas olmak zorundayız. Bu dönemde mümkün mertebe soğuk kanlı olmak durumundayız. Her iki tarafın da, farklı sebeplerden dolayı yaşanan gerginliği bir an önce sonlandırmaları, yeniden sağlıklı ilişkilere girilmesi Avrupalı akli selim Türkler'in arzusudur’ ifadeleri de kullanıldı.

Konuşmasının başında, Avrupa’yla ilişkisinin 1970’li yıllara dayandığını, 45 yıllık bir tecrübeye sahip olduğunu söyleyen Can Ünver, Üniversite’ye Münih’te başladığını, Nürnberg ve Hamburg’da Çalışma Ateşeliği ve Berlin’de de Çalışma Müşavirliği yaptığını belirtti. Daha sonra Çalışma Bakanlığında, Başbakanlıkta, şimdiki YTB’nin öncü kurumu olan “Yurtdışı Vatandaş Konuları Müşavirliği Başkanlığı'' görevlerini de yaptığını söyleyen Ünver, şimdi Antalya’da AKEV Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalışmalarını sürdürdüğünü belirtti.

Türkevi’nin Ankara’daki partnerlerinden Avrasya Ekonomik İlişkiler Derneği EkoAvrasya’da da programlar yapan Can Ünver, aynı zaman da Birleşmiş Milletler’de Türkiye adına Göçmen İşçiler Komitesi üyeleği de yapıyor.

 

Can Ünver ilgi ve dikkatle dinlenen konuşmasında şunları söyledi:

''Son zamanlarda, sizler gibi bizler de ciddi sıkıntılar yaşıyoruz. Avrupa’daki mevcut hükümetlerle, bir tek Almanya değil, Türk hükümetinin de yani Cumhurbaşkanımızın ciddi çekişmesi var. Daha doğrusu şunu söylemek lazım: burada da kullanıyorlar mı bilmiyorum ama, Almanya’da ‘Erdoğan’ı kötüleme’ lafı çıktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan Alman siyasetçiler için öyle prim yapıyor ki, doğru da yapsa yanlış da yapsa, her gün gazetelerde yer alıyor. Almanya’da belli bir basın grubu, örneğin meşhur Welt ve  Bild  üzerinden Türkiye’yi karalama, kötüleme kampanyası yaşıyoruz. Tabii ki bu gelişmelerin arka planını anlamak için, ilişkilerimizin tarihine bir göz atmak durumundayız. İlişkiler, Almanya ile, daha doğrusu Avrupa’yla ilişkiler ne zaman başlamış, nasıl olmuş, neler yaşanmış sorularına cevap bulmak zorundayız.''

Can Ünver, uzun yıllara dayalı olan ilişkileri şöyle anllattı:

''Avrupa ve Almanya ile ilişkilerimiz Selçuklular döneminde, 1190’larda, yani Haçlı Seferleriyle başlıyor. O yıllarda Kudus’ü almaya gelenler arasında Almanlar da var, Fransızlar da. İlk karşılaşma bu. Aradan bir kaç yüz yıl geçiyor, Osmanlı ile birlikte yani 1356’da, Süleyman Paşa komutasında Trakya ve Rumeli topraklarına geçilmesi ve Füyühatın başlamasıyla ikinci büyük temas ve çatışma ortamı yaşanıyor. Bu çatışma adeta bir gel git hareketi gibi. Önce gelmişiz sonra gitmişiz. Yıllar sonra, malum 1699 Karlofça’yla birlikte Osmanlı'nın gerilemesi başlamıştır. Bu süreç Birinci Dünya Harbini kaybedene kadar devam etti. Tabii ki bu süreçte hep kavga etmedik. Bazılarıyla ittifak kurmuşuz, mesela Fransızlarla, Lehiztan, Polanya, İsveçlilerle ittifak kurmuşuz. Hatta onları birbirleriyle de bazen tokuşturmuşuz. II. Abdulhamid döneminde, Berlin anlaşmasıyla Almanlarla daha yakın bir ilişki içine girmişiz. Mesela Almanlar 1890’larda Türkiye’den toprak istiyorlar. Romanya bölgesinden toprak isteği Abdulhamid tarafından kabul edilmiyor. Toprak Almanların Amerika’ya göç etmelerini önlemek için isteniyor. Almanya’dan ikinci kez toprak talebi Bağdat demiryolu yapıldığı zaman yine geliyor. Demiryolunun geçtiği güzargahın sağlı sollu beşer kilometre toprak ve zenginliklerini istiyorlar. Padişah tabiki bu isteği de kabul etmiyor.

 

    

Ünver, çok kişinin bilmediği Almanya ilişkilerini anlatmaya devam ederken şunları söyledi:

''İlişkilerin bu şekilde yürüdüğü Almanya ile birlikte, istemeyerek Birinci Dünya Harbine girdik. 1918’e kadar inişli çıkışlı ilişkiler devam ederken, Bakü’de Türklerle Almanlar arasında ciddi bir çatışma yaşanıyor. Üstelik de müttefikiz. Kafkas İslam Orduları Komutanı Nuri Paşa, Enver Paşa’nın kardeşidir, Bakü’yü fethederken Almanlarla savaşıyor.

Elbette ittifaklar ebedi değildir.'' 

Ünver, Almanya ile ilişkilerin nasıl geliştiğini şu sözlerle anlattı:

''Ankara’da, 1925 yılında Avrupa’dan ilk büyükelçilik Almanya tarafından açılıyor. Almanlar bunu övünerek söylüyorlar. Atatürk, bugünkü Alman Büyükelçilik arazisini Almanlar'a bevada vermiş, gelsinler yeterki diye. Kaldıki, Ekim 1918’de Kapütilasyonların kalkmasına Almanya razı olmuyor. Demek istediğim, ülkeler arasında iyi veya kötü ilişkiler olabilir. Ülkeler arasında mutlak dostluk filan yoktur. Ebediyyen hasımlık da olamaz. İşte Yunanistanla olan ilişkilerimiz. 1974’de savaş var, ama sonraki yıllarda bir deprem oluyor, onlar bize biz onlara yardıma koşuyoruz. Ülkeler arası ilişkiler değişebiliyor. Diplomatik ilişkiler ne kadar gergin olursa olsun, halklar birbirlerine düşman olmuyor.''

Katılımcılar tarafından adeta nefeslerini tutarak dikkatle dinlenen Ünver'in konuşması şöyle devam ediyor:

''Şimdi bu gerçeklerden hareketle, Avrupa topluluklarına gelirsek, aslında biz Avrupa halklarıyla akrabalaştık. Evlenenler, gelinler, damatlar, torunlar var ortak. Örneğin Almanya’da ikiyüzbin karma evlilik var. Tabii ki bunlar yeni sorunlar, bugünlerin sorunları. Cumhuriyet döneminde biz Almanya ile genelde dost olduk. Taki, 1945 yılında savaşı kaybettiklerinde  Almanya’ya savaş açana kadar. Bu da kağıt üzerindedir. Birleşmiş Milletlere girebilmek için Almanya’ya savaş açmış olmamız gerekiyordu. 1950’lilerde ilişkilerimiz gayet iyi.''

    

Ünver, Almanya'ya işçi göçünü de şöyle anlattı:

''1960’larda Almanya’ya işçilerimiz gitti. Burada da bir gariplik var. Almanlar'dan bir grup Türk işçilerinin gelmesine karşı. Bunlar daha çok Hıristiyan Demokratlar. 'Türkler'in kültürleri farklı, müslümanlar' diyorlar 1961 yılında. 'Bunlar bize uyum sağlamazlar, domuz yemezler' gibi sebepler öne sürdüler. Ama Berlin duvarı var. Geçiş yok. İşçi geçemiyor. İş gücüne muhtaç Almanya. Bir taraftan da sendikalar karşı çıkıyorlar Türkler'in gelmesine. 'Ücret kırıcı' olarak değerlendiriyorlar Türkleri. Çünkü İtalyanlar'ın gelmesiyle böyle bir kırılma yaşanmış zaten. Ancak bu itirazlara kim karşı çıkıyor bilyor musunuz? Amerika. Tamamen stratejik nedenlerle Almanya’ya 'Türkiye’den işçi alacaksınız' diyor Amerika. Hem Türkiye ekonomisine katkı sağlasın hem de komünizme karşı Almanya’da bir grup olsun diye. Almanlar çok da memnun olarak, yani Türkleri 'Hoş geldiniz' diyerek almıyor. Dolayısiyle, zoraki bir evlilik olmuş. Politikanın, ekonominin dikte ettiği bir şey. Fakat, ne yapalım hasbel kader birlikte yaşıyoruz.'' 

 

Almanya ile işçi göçü anlaşmasının garipliklerle dolu olduğunu anlatan Ünver konuşmasına şöyle devam etti:

''Şimdi, 2008 yılına atlamak istiyorum. Biliyorsunuz, Recep Tayyip Erdoğan Başbakan iken, Ludwigsburg’da bir evde dokuz vatandaş yanarak öldü. Ne olduğunu hala tam olarak anlamış degiliz. Yangın sebebini, elektrik kontağı filan dediler. Oysa yangında ölen Türkler ilk değildi. 1988’de Nürnberg bölgesinde üç Türk yanarak öldü, 1992’de Mölln kundaklamasında üç Türk, 1993’te Solingen’de beş Türk yakıldı. Arada bazı benzer olaylar da oldu. Almanya tarafı bunların üstünü kapatma eğilimine girdi. Ancak bizim tarafta, bir uyanma oldu. Hassasiyetimiz vardı devlet olarak elbette. 2008’de Recep Tayyip Erdoğan Almanlar'ı sinir edecek bir konuşma yaptı. Şöyle dedi Başbakan: ‘Siz bunların üstünü örtebilirsinniz, ancak biz Türkiye’den uzman gönderip bu işi araştırırız’. Bu söze fena halde kızdılar, ifrit oldular Almanlar. Niye biliyor musunuz? Almanlar bizi her zaman bir basamak aşağıda gördüler, hiç bir zaman eşit görmediler. Karşılıklı eşit partner olmak keyfiyetini kabul etmek istemiyorlar. Neden? Çünkü biz işçi onlar işveren, biz fakir onlar zengin. Bu bakış açısı Almanlar'ın Türkler'e ve Türkiye'ye bakışlarına yansımıştır.''

Ünver, o sıralardaki ilginç gelişmeleri anlatmaya devam ederken, katılımcılar adeta ter döküyorlardı:

''2008’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Köln’e geldi. Köln Arena’da Türk vatandaşlarına yaptığı konuşmasında, ‘Asimilasyon bir insanlık suçudur. Asimile olmayın entegre olun, dil öğrenin, vatandaş olun, siyasete girin, sorumluluk alın’ dedi. Almanlar bu konuşmaya da kızdılar. Başbakanın diğer tavsiyelerini bir kenara iterek 'Asimilasyon suçtur' sözüne bozuldular. Oysa Başbakanın söylediği, bizim devlet politikamızdı. Rahmetli Turgut Özal da aynı cümleleri kurmuştu. 'Türk kalın, uyum sağlayın o ülkenin saygın vatandaşları olun'. Bunlar bizimkilerin her zaman söyledikleri, savundukları görüşlerdi.'' 

Ünver, Almanya'da Erdoğan düşmanlığının 2008'de başlamış olduğunu belirttikten sonra şunları anlattı:

''Böylece, yani 2008 yılından itibaren, 'Erdoğan böyle, Erdoğan şöyle' demeye başladılar Almanlar. Daha sonra, Böhmermann adında bir soytarı, zıpçıktı bir ressam çıktı ortaya. Şiir diye bir küfürname, hakaretname, terbiyesizlikname ortaya attı. Buna Türkiye tepki gösterince, hemen basın özgürlüğü, mizah özgürlüğü gibi savunmaya geçti Almanlar. Hemen arkasında 2 Haziran’da, Ermenistan meselesini ortaya çıkardılar. Tamamen siyasi bir karar, bir parlamentonun karar almasıyla soykırımı kabul etmek elbette olmaz. Cem Özdemir’i bu olayda iyi kullandılar. Bundan sonra Türkiye’yi sıkıştırma arka arkaya gelmeye başladı. Ve en son Türkiye’deki darbe girişimini kabul etmeme durumu doğdu. Oysa, Alman arkadaşlarıma '15 Temmuz gecesi hayatımın en kötü gecesini yaşadım, 1402 yılından bu yana Ankara’da ilk kez bir savaş havası yaşandı, tepesinde uçan Türk uçakları tarafından bombalandı' diye anlatıyorum olayı. Alman arkadaşlar da, 'Biz Büyükelçiliğe sorduk, o kadar da önemli bir şey değil dediler' diye yanıt verdiler  bana. Yani Almanlar darbeye destek oldular ne yazık ki.

Şimdi Almanya olarak bir taraftan PKK’ya destek ol, diğer taraftan Darbecilere destek ver, yani Türkiye’ye düşman olan her şeye destek ol, ondan sonra da Erdoğan şöyle böyle de. Erdoğan’la ne ilgisi var. Adamlar sanki bizim kanımızı içmeye karar vermişler.''

Ünver, Almanya ile kavganın sebeplerini şu sözlerle anlatmaya devam etti:

''Evet. kavganın sebebi bu ve benzeri gelişmelerdir. Radyo ve televizyon konuşmalarımda da ifade ettim. Kavganın, bence iki sebebi var. Almanlar, Hollanda’yı ve Kuzey ülkeleri dışarıda bırakırsak, üç buçuk milyon Türk'ün yaşadığı ülkede kendilerine göre hayali bir entegrasyon konsepti geliştirdiler. Bu 2005’ten sonra başladı. Sosyal Demokratlar ve Yeşiller'in zamanında, Almanya’nın bir göçmen ülkesi olduğu kabul edildi. Devamında Merkel dönemi başladı ve Almanya’nın göçmen ülkesi olmasından rahatsızlıklarını dile getirdiler. Televizyonlara sözde sosyolog Nejla Kelek diye birisini çıkardılar. Rol model olarak Almanya’daki Türkler'e sunmaya çalıştılar, ki bu bayan sürekli İslam’a, Türklüğe saldırıyor. Bir de aynı katogoride Seyran Ateş diye birisini çıkardılar. Bu kadın kendini imam ilan etti Berlin’de. FETÖ’nün, İsrail ve Kilisenin desteğiyle bir yer tutuldu, Goethe Camii herhalde. Bu iki ismi sürekli televizyonlara çıkararak bir rol modeli olarak Türklere sunuyorlar. Hayali bir entegrasyon modeli sunan entegrasyon mühendisleri, İslam Komitesi, entegrasyon Komitesi gibi oluşumlar kurmaya başladılar. Bunlar sosyal mühendisliktir, hayatın gidişatına müdahale etmek istiyorlar. Bu ellerinde patladı, başarılı olamazlardı zaten. Ve Almanlar buna kızdılar. Asabiyet oluştu. Kavganın birinci sebebi budur. Başarısız olmaları.

Bu bir komplekstir, bundan vazgeçmeleri gerekir. ''

Ünver, Almanlar ile kavganın ikinci nedenini de şöyle ifade etti:

''Kavganın ikinci sebebi ise şöyle. Almanya stratejik bir değişim içerisinde. Avrupa’da kendi denetiminde ve gözetiminde bir Avrupa düşüncesi hakimdir. Almanya bu düşüncede, İngiltere’nin AB’den ayrılmasıyla, tek güç olarak kaldığına inandı. Almanya’nın önderliğinde Avrupa’nın dünyada önemli bir aktör olması yolunda bir gidişat var. NATO’dan ayrı bir Avrupa ordusunun kurulması düşüncesi buna bir örnektir. Böyle bir aktör ne yapar? Sadece Avrupa’da kalmak istemez. Orta Doğu’ya, Kafkasya’ya uzanmak zorunda. Aynı zaman da Karadeniz’e ve Balkanlar'a uzanmak zorunda. Böyle olunca, buralarda, yani karşısında Türkiye’yi görüyor. Yani güçlenen bir Türkiye rahatsızlık veriyor. Türkiye’ye yukarıdan bakınca güçlenen ve büyüyen Türkiye görüyorsunuz. Türkiye’nin bu gücü Balkanlarla sınırlı değil, Kafkaslar, Kazakistan’a kadar uzanıyor. Nursultan Nazarbayev’in çok orijinal fikirleri var. Türklüğün babası konumuna gelmiş durumda. Diğer taraftan Türkiye aynı zamanda bir Orta Doğu ülkesidir. Almanya PKK’yı neden destekliyor? İncirlik’ten ayrılıp Ürdün’e gidiyor Almanya. Kısacası Almanya büyük bir hesabın içinde. Seçim sonrası da bu gerginlik maalesef devam edecek. Ne yazıkki niyeti bozmuş bir takımla karşı karşıyayız.''

Ünver,  dikkatle dinlenmeye devam edilen konuşmasını şöyle sürdürdü:

''Evet, Avrupa’da ciddi bir sıkıntıyla karşı karşıyayız. Fransa’da Le Pen’i parlatıyorlar. Avusturya’ya bakın, bir dışişleri Bakanı var Sebastian, ağzını açtımı Türkiye’ye hakaret ediyor. Böyle bir Avrupa’da populist ve ırkçı söylem, Türk karşıtı, İslam karşıtlığı başımızın derdi. Bütün bu saldırılar Erdoğan’dan dolayı yapılmıyor, üç buçuk milyon Türkün varlığından duyulan rahatsızlık ve stratejik hedefler yüzünden yapılıyor. ''

Ünver, kötüye giden gelişmelerin düzelmesi için çareler de ortaya attı:

''Bu durum karşısında ne yapılmalı? Elbette Türkiye çok ciddi bir kamu diplomasisi çıkartması yapmalı. Müttefik oluşturmayı bilen bir yapının oluşması gerekiyor. Topyekün bir düşmanlık havasına bürünemeyiz. Duygusallık bize kaybettirir, ki Türkler duygusaldır. Netice itibarıyla başımız derttedir. ''

Can Ünver, herkesin bilmesinde büyük yarar olan uzun konuşmasını şu sözlerle tamamladı:

''Peki, bütün bunların size, Avrupalı Türkler'e yansıması ne olacak? Her halde iyi yansımayacak. İki arada bir derede kalmak gibi bir durum Avrupalı Türkler'in durumu. Gelişmeler size iki sandalyede oturan bir insan durumuna soktu. Bundan sonra ne olur? Ne olacağına insiyatifi ele alanlar karar vermeli. Yoksa edilgen, pasif, başkalarının yaptığı işlere ancak cevap veren, bazen de bu cevapların altında kalmaya mahkum kalarak yaşamaya devam ederiz. Biz başkasının oyuncağı olmamalıyız. Gündemi biz belirlemeliyiz. Çatışmacı bir tavırla sorunlar çözülemez. Olaylara, gelişmelere eşit seviyede bakmayı anlatmaya devam etmeliyiz. ''

*****

KONYA'YI ANLATMAK İÇİN EHLİNDEN ÖĞRENMEK LAZIM

İlhan KARAÇAY yazdı...

Konya'yı çeşitli kalemlerden  okumuş ve de çeşitli görüntülerle tanımışızdır.

Konya, çoğumuzun hatırasında, 'tutucu' bir kent olarak canlanmaktadır. Benim Hollandalı eşim bile Konya'yı aynı minvalde hatırlamaktadır. Taaa ki, geçen yıl (2016) Marmaris'ten Mersin'e giderken Konya'ya uğrayarak geçmemize kadar.

Konya'yı geçerken gördüğümüz manzara karşısında şaşıran eşim, 'Muhteşem bir şehir, muhteşem bir yapılaşma, muhteşem bir temizlik ve muhteşem bir medeni görüntü'  diye mırıldanmıştı. 'Mırıldanma, yüksek sesle söyle' dediğim eşim, bu görüşünü aylarca her yerde vurguladıç.

    

Konya,  konakladığım Dedeman oteli ile birlikte, yeni yapılanması ile modern bir kent haline gelmiş

Şahsen ben Konya'ya ilk defa yine eşim ile birlikte gitmiştim. Yıl 1972'ydi. O zaman Mevlana türbesini, Meram'ı gezmiştik. Aklımızda fazla birşey kalmamıştı.

Konya'ya daha sonra Sultan Havayolları'nın konuğu olarak gitmiştim. Kombasan'ı tanıdığımız yıllarda. Birkaç otel ile değişik bir çehre kazanmıştı Konya...

Konya'ya son gidişim 25 Temmuz 2017 günü oldu.

Mersin'deki eşimi ve çocuklarımı uçak ile Hollanda'ya gönderdikten sonra, ben de tek başıma otomobil ile yola çıkmıştım. Planım çok geniş kapsamlıydı. Anadolu'nun çeşitli yerlerindeki dostlarımı ziyaret ederek gidecektim.  Ama olmadı. Sadece Konya'daki Veyis Güngör dostumu ziyaret edebilmiştim.

Veyis dostum benim için Dedeman Oteli'nde bir suit ayarlamıştı. Otelime yerleştikten 15 dakika sonra Veyis otele gelmişti, Beraberinde ortak dostlarımızdan Mustafa Gök vardı.

    

Turizm Müdürü Abdüssettar Yarar bizi hararetle karşıladı ve makamında misafir etti & Konya'nın en çok ziyaretçi çeken Meram tepesinden kuş bakışıç

'Nereye gidiyoruz?' diye sorduğum zaman, 'Konya'yı gezmek için profesyonel rehberlere ihtiyaç var. Konya amatörlerle gezilmez' dediler ve Konya İl Turizm Müdürlüğü'ne doğru yol aldılar. Turizm Müdürü Abdüssettar Yarar bizi hararetle karşıladı ve makamında misafir etti. Daha sonra en iyi protokol rehberlerden Osman Sağ çağırdı ve bize eşlik etmesini söyledi. Rehber Sağ bizi önce Mevlana Müzesi'ne götürdü. Daha önce anlamsız bir şekilde gezip gördüğümüz Mevlana Müzesi'ni şimdi çok anlamlı bir şekilde gezmeye başladık. Rehber Osman Sağ müzedeki tüm detayları bize iki saat boyunca uzun uzun anlattı. Ben de size Mevlana'yı anlatmadan önce, önemsiz birkaç anı anlatayım:

Mevlana Müzesi'nden çıktıktan sonra Veyis Güngör'ün okul arkadaşı Osman Güzel ile buluştuk. Sonra hep birlikte Konya’nın en eski yerleşim birimlerindenen, Mevlana Celaleddin döneminde Hıristiyanların yaşadığı Sille’ye gittik. İkindi vaktinde vardığımız Sille’de bizi daha yeni restarosyandan geçmiş Aya Eleni Kilise’si karşıladı.Yerli ve yabancı turistler bu kiliseyi ziyaret ediyorlardı. Veyis Güngör, Sille sokaklarını gezerken, ‘Mevlana Celaleddin Rumi’nin zaman zaman şehir dışına çıkıp, Sille’ye geldiği ve burada Hıristiyan rahiplerle fikir alışverişi yaptığını’ söyledi. 

İlginç bir konaklama ve mesire yeriydi burası.

    

Konya'ya gidenleri, etli ekmek yedirmeden  bırakmıyor & Veyis Güngör ile Sille'yi de ziyaret ettik

Daha sonra Meram Yaka yolu üzerindeki Konya'nın meşhur Etli Ekmeği'ni en iyi yapan ve servis eden lokantaya gittik. Akşam üzeri de Meram'a çıktık ve onbinlerce insanın dolurduğu Meram'da unutulmaz bir akşam yaşadık. Meram’da Tavusbaba’ya çıktık. Konya’nın meşhur tatlısı höşmerim yedik. Akşam ilerleyen saatlerde gece Konya’yı en güzel şekilde seyredilen Akyokuş tepesinde de kahvelerimizi içtik. Akyokuş tepesi de çok kalabalıktı. Saat bir hayli ilerlemişti, değerli dostlar Mustafa Gök, Osman Güzel ve Veyis Güngör’e veda ederek, istirahata çekildim.

 

Mevlana Müzesi ve türbesi, Türkiye'nin en çok turizt çeken yerlerinden biridir. Turizm Müdürlüğü'nün protokol rehberlerinden Osman Sağ (sağda), Mevlana Müzesini bize iki saat anlattı

MEVLANA

"Gel, Gel, ne olursan ol, gel!

İster kâfir, ister mecûsî, ister puta tapan ol, gel!

Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir.

Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel!"

dizesi ile tüm dünyanın takdirini kazanmış olan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, 30 Eylül 1207 tarihinde Horasan'ın Belh bölgesinde, Afganistan sınırları içinde kalan Vahş kasabasında doğmuş. Annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harezmşahlar hanedanından Fars Prensesi, Melîke-i Cihan Emetullah Sultan'dır.

Babası, "alimlerin sultânı" unvanı ile tanınmış, Muhammed Bahâeddin Veled; büyükbabası, Ahmed Hatîbî oğlu Hüseyin Hatîbî'dir. Babasına Sultânü'l-Ulemâ unvanının verilmesini kaynaklar Türk gelenekleri ile açıklamaktadır. Etnik kökeni tartışmalı olup; Fars, Tacik veya Türk olduğu yönünde görüşler mevcuttur.

    

MEVLANA MÜZESİ

Bugün müze olarak kullanılmakta olan Mevlâna Dergâhı'nın yeri, Selçuklu Sarayı'nın Gül Bahçesi iken bahçe, Sultan Alâeddin Keykubad tarafından Mevlâna'nın babası Sultânü'l-Ulemâ Bâhaeddin Veled'e hediye edilmiştir.

Sultânü'l-Ulemâ 12 Ocak 1231 tarihinde vefat edince türbedeki bugünkü yerine defnedilmiştir. Bu defin gül bahçesine yapılan ilk defindir.

Sultânü'l-Ulemâ'nın ölümünden sonra kendisini sevenler Mevlâna'ya müracat ederek babasının mezarının üzerine bir türbe yaptırmak istediklerini söylemişlerse de Mevlâna "Gök kubbeden daha iyi türbe mi olur" diyerek bu isteği reddetmiştir. Ancak kendisi 17 Aralık 1273 yılında vefat edince Mevlâna'nın oğlu Sultan Veled Mevlâna'nın mezarı üzerine türbe yaptırmak isteyenlerin isteklerini kabul etmiştir. "Kubbe-i Hadra" (Yeşil Kubbe) denilen türbe dört fil ayağı (kalın sütun) üzerine 130.000 Selçukî dirhemine Mimar Tebrizli Bedrettin'e yaptırılmıştır. Bu tarihten sonra inşaî faaliyetler hiç bitmemiş 19. yüzyılın sonuna kadar yapılan eklemelerle devam etmiştir.

   

Mevlevî Dergâhı ve Türbe 1926 yılında "Konya Âsâr-ı Âtîka Müzesi" adı altında müze olarak hizmete başlamıştır.1954 yılında ise müzenin teşhir ve tanzimi yeniden gözden geçirilmiş ve müzenin adı "Mevlâna Müzesi" olarak değiştirilmiştir.

Müze alanı bahçesi ile birlikte 6.500 m² iken, yeri istimlak edilerek Gül Bahçesi olarak düzenlenen bölümlerle birlikte 18.000 m²ye ulaşmıştır.

Müzenin avlusuna "Dervîşân Kapısı" ndan girilir. Avlunun kuzey ve batı yönü boyunca derviş hücreleri yer almaktadır. Güney yönü, matbah ve Hürrem Paşa Türbesi'nden sonra, Üçler Mezarlığı'na açılan Hâmûşân (Susmuşlar) Kapısı ile son bulur. Avlunun doğusunda ise Sinan Paşa, Fatma Hatun ve Hasan Paşa türbeleri yanında semahane ve mescit bölümleri ile Mevlâna ve aile fertlerinin mezarlarının da içerisinde bulunduğu ana bina yer alır.

Avluya Yavuz Sultan Selim'in 1512 yılında yaptırdığı üzeri kapalı şadırvan ile "Şeb-i Arûs" havuzu ve avlunun kuzey yönünde yer alan selsebil adı verilen çeşme, ayrı bir renk katmaktadır.

Tilâvet Odası

Tilâvet Arapça bir kelime olup,Kur'an-ı Kerim'i güzel sesle ve usulüne uygun olarak okuma anlamına gelir. Geçmişte bu oda da Kur'an-ı Kerim okunulduğu için buraya tilâvet odası denmiştir. Halen Hat Dairesi olarak kullanılmaktadır.

Hat Dairesi'nde Mahmud Celaleddin, Mustafa Rakım, Hulusi, Yesarizâde gibi devirlerinin meşhur hattatlarının levhaları yanında, Sultan II. Mahmud'un yazdığı altın kabartma bir levha da yer almaktadır. Gümüş kapı üzerinde teşhir edilmekte olan Yesarizâde Mustafa İzzet Efendi'nin hattı ile yazılmış olan Molla Cami'ye ait Farsça beyitte şöyle denilmektedir.

Kabetü'l-uşşâk bâşed in mekam

Her ki nakıs amed incâ şod temam

(Bu makam aşıkların kâbesi oldu. Buraya noksan gelen tamamlanır.)

    

Huzûr-ı Pîr (Türbe)

Türbe salonuna Sokullu Mehmet Paşa'nın oğlu Hasan Paşa'nın 1599 yılında yaptırdığı gümüş kapıdan girilir. Burada bulunan iki vitrin içerisinde Mevlâna'nın meşhur eserlerinden Mesnevi'nin, Divân-ı Kebir'in en eski nüshaları sergilenmektedir. Türbe salonunu üç küçük kubbe örter. Üçüncü kubbeye post kubbesi de denilir ve yeşil kubbeye kuzey yönünden bitişiktir.

Türbe salonu doğuda, güneyde ve kuzeyde yüksekçe bir set ile çevrilir. Kuzeyde iki parça halinde yer alan yüksek setlerde 6 Horasan erinin sandukaları yer almaktadır. Horasan erlerinin hemen ayak ucunda ise İlhanlı Hükümdarı Ebû Said Bahadır Han için yapılmış nisan tası sergilenmektedir.

Yine burada yer alan iki levha, Mevlâna'nın felsefesini ve düşünce sistemini açıklaması açısından mühimdir. 1. levha Türkçedir ve şöyledir;

"Ya olduğun gibi görün

Ya göründüğün gibi ol"

2. levha ise Mevlana'nın Farsça bir rubaisidir. Rubainin Türkçe çevirisi şöyledir;

"Gel, Gel, ne olursan ol, gel!

İster kâfir, ister mecûsî, ister puta tapan ol, gel!

Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir.

Yüz kerre tövbeni bozmuş olsan da yine gel!"

Türbe salonunu doğuda ve güneyde çevreleyen yüksekçe set üzerinde ise Mevlâna ve babası Bahaeddin Veled'in soyundan gelme, 10'u hanımlara ait olmak üzere 55 adet mezar ile, Hüsameddin Çelebi, Selâhaddin Zerkûbî ve Şeyh Kerimüddin gibi Mevlevîlikte makam sahibi olmuş 10 kişiye ait toplam 65 mezar bulunmaktadır. Hanımlara ait mezarların üzerinde yer alan sandukalara sikke konulmamıştır.

Yeşil kubbenin tam altında Mevlâna'nın ve oğlu Sultan Veled'in mezarları yer almaktadır. Mezarların üzerindeki iki bombeli mermer sandukayı 1565 yılında Kanunî Sultan Süleyman yaptırmıştır. Sandukaların üzerinde yer alan altın sırma tellerle işlenilmiş Pûşîde ise Sultan Abdülhamid II. tarafından 1894 yılında yaptırılmıştır.

    

Halen Mevlâna'nın babası Bahaeddin Veled'in mezarı üzerinde bulunan ve bazı kişilerin "oğlu gelince babası ayağa kalkmış" dedikleri ahşap sanduka ise, bir Selçuklu şaheseri olup, 1274 yılında Mevlâna için yaptırılmıştır. Kanunî, Mevlana ve oğlu Sultan Veled'in mezarları üzerine 1565 yılında yeni bir mermer sanduka yaptırınca, ahşap sanduka buradan kaldırılmış ve sandukası olmayan Mevlâna'nın babasının mezarının üzerine konulmuştur.

Semâhâne

Semâhâne bölümü, mescid bölümü ile birlikte XVI. yüzyılda Kanunî Sultan Süleyman tarafından yaptırılmıştır. Semâhâne'de semâ, 1926 yılında dergâh müze oluncaya kadar devam etmiştir. Semâhâne'de yer alan naat kürsüsü ve müzisyenlerin oturdukları mutrib hücresi ile erkekler ve hanımlara ait mahfiller orijinal halleri ile korunurken, Semâhâne'nin uygun duvarlarında tarihi halılar ve yine vitrinler içerisinde madeni ve ahşap eserlerle Mevlevî musiki aletleri sergilenmektedir.

Mescid

Mescide çerağ kapısından girilir. Ayrıca mezarların bulunduğu huzûr- pîr ve semâhâne bölümlerinden de birer küçük kapı ile geçişler vardır. Bu bölümde müezzin mahfili ve mesnevîhân kürsüsü orijinal halleriyle muhafaza edilmektedir.

Mescidin güney duvarı üzerinde çok değerli halı ve ahşap kapı numuneleri sergilenirken, Mescid içerisine serpiştirilen 10 adet vitrinde de çok değerli cilt, hat ve tezhip numuneleri sergilenmektedir.

Halı Kumaş Bölümü - Derviş Hücreleri

Mevlâna Dergâhı'nın ön avlusunun batı ve kuzey yönünü çevreleyen, her birinde birer küçük kubbe ve baca bulunan 17 hücre bulunmaktadır. Bu hücreler Padişah III. Murat tarafından 1584 yılında dervişlerin ikameti için yaptırılmıştır.

Bu hücrelerden giriş kapısının sağında kalan dört hücre, halen gişe ve idare binası olarak kullanılmaktadır. Girişin solunda kalan 13 hücrenin baştan iki tanesi postnişîn ve mesnevîhân hücresi olarak, orijinal eşyaları ile teşhir edilmiştir.

    

En sondaki iki hücre ise değerli kitap koleksiyonlarını müzeye hediye eden Rahmetli Abdülbakî Gölpınarlı ile Dr. Mehmet Önder'in kitaplarına tahsis edilmiştir. Halen kütüphane olarak hizmet vermektedir.

Diğer 9 hücrenin ara duvarları kaldırılarak birbirine bağlı iki büyük koridor elde edilmiştir. Bu koridorlardan birinde ülkemizin Kula, Gördes, Uşak, Kırşehir gibi yörelerine ait tarihi halıları, diğer koridorda ise Konya İli'ne bağlı, Ladik, Karaman, Karapınar, Sille gibi yörelerde dokunmuş tarihi halılar sergilenmektedir.

Bu hücrelerin koridora açılan pencere ve kapı boşluklarına yapılan vitrinlerde ise Mevlevî etnografyasına ait pazarcı maşası, mütteka, nefîr gibi dergâhtan müzeye nakledilen tarihi nitelikteki eşyalarla, müze koleksiyonunda yer alan son derece değerli Bursa kumaşları sergilenmektedir.

    

En sondaki iki hücre ise değerli kitap koleksiyonlarını müzeye hediye eden Rahmetli Abdülbakî Gölpınarlı ile Dr. Mehmet Önder'in kitaplarına tahsis edilmiştir. Halen kütüphane olarak hizmet vermektedir.

Diğer 9 hücrenin ara duvarları kaldırılarak birbirine bağlı iki büyük koridor elde edilmiştir. Bu koridorlardan birinde ülkemizin Kula, Gördes, Uşak, Kırşehir gibi yörelerine ait tarihi halıları, diğer koridorda ise Konya İli'ne bağlı, Ladik, Karaman, Karapınar, Sille gibi yörelerde dokunmuş tarihi halılar sergilenmektedir.

Bu hücrelerin koridora açılan pencere ve kapı boşluklarına yapılan vitrinlerde ise Mevlevî etnografyasına ait pazarcı maşası, mütteka, nefîr gibi dergâhtan müzeye nakledilen tarihi nitelikteki eşyalarla, müze koleksiyonunda yer alan son derece değerli Bursa kumaşları sergilenmektedir.

    

*****

KORKTUĞUMUZ BAŞIMIZA GELDİ

Türkiye'deki mal varlığımız ifşa edilecek

Yurt dışında yaşadıkları ülkede sosyal yardım alan Avrupalı Türkler, 1 Ocak 2018’den itibaren mercek altına alınacak. Uluslararası anlaşma kapsamında yardım alan vatandaşların Türkiye’deki mal varlıkları incelenecek.

 

Türkiye’de parası, gayrimenkulü ya da arabası olan gurbetçilerin sosyal yardım almaları bundan sonra resmen sorun yaratacak.  Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’na üye olan 57 ülke arasında imzalanan, ‘Otomatik Bilgi Transferi’ anlaşması kapsamında sıkı denetim gerçekleştirilecek. Anlaşma kapsamında ülkeler arasında vatandaşın banka bilgileri dahil olmak üzere, mal varlıklarının ne durumda olduğu da öğrenilebilecek. Bu kapsamda yıllarca çalışarak para biriktiren ve Türkiye’de yatırım yapan gurbetçiler, daha önce almış oldukları sosyal yardım paralarından dolayı da işleme maruz kalabilecekler. 2016 yılında AGİT’e üye ülkeler tarafından alınan karar kapsamında, anlaşmanın 1 Ocak 2018’den itibaren yürürlüğe gireceği ifade ediliyor.

Ne var ki, uluslararası bir sözleşmeye imza atldığı halde, Maliye Bakanlığı'ndan bir yetkili anlaşmanın vergi kaçakçılığını önlemek kapsamında önemli bir konuma sahip olduğuna dikkat çekerken, bilgi paylaşımının mecburi olmadığını belirtti. Maliye Bakanlığı yetkilisi,

” 1 Ocak 2018’den itibaren AGİT ülkeleri arasında yürürlüğe girecek olan ‘Otomatik Bilgi Transferi’ anlaşması, öncelikle vergi kaçakçılığının önemli oranda önüne geçmek amacıyla imzalanıyor. Ancak, Avrupa ülkelerinde yaşayan gurbetçi vatandaşlarımızın sosyal yardımlaşma parası aldıkları gerekçesi ile, araştırmanın 10 yıl geçmişe dönük olarak yapılabileceği ifade ediliyor. Türkiye’ye ziyarete geldiklerinde içinde barınabilecekleri evlerinin dahi bilgi paylaşım kapsamında değerlendirileceği iddialarına karşılık, yurtdışında gurbetçi olan vatandaşlarımızın mağdur olmaması için bakanlığımız ne gerekiyorsa onu yerine getirecektir” şeklinde konuştu.

Yukarıda dile getirdiğimiz konu, özellikle Hollanda'da yaşayan Türkler'i 15 yıldan bu yana çok rahatsız ediyor. Bu konuda yayınlanan haberler, 'Yangına körükle gitme' misali ortalığı karıştırıyordu. Naçizane şahsım bu konuda defalarca yorum yazdım.

Yapılan yanlışlığa karşı uyarılarıma kulak kabartılmadı. Asıl yapılması gerekenin yapılmaması da cabası oldu ve bugünlere gelindi.

İsterseniz daha önceki son yorumuma bir göz atalım:

HOLLANDA’YI ELEŞTİRELİM AMA HAKSIZLIK YAPMAYALIM

İlhan KARAÇAY yorumladı:

Hollanda’yı benden daha fazla öven ve yeren bir gazeteci yoktur sanırım. Son olarak 11 mart tarihinde yaşanan Rotterdam olaylarından sonra yazdığım yorumlar son örneklerdir. Hollanda Başbakanı Rutte’ye yazdığım mektup da bilinmektedir. Başbakan Rutte bana yanıt verdi. Ama tam iki ay sonra ve de laf olsun babından sözlerle…

Geçtiğimiz 11 temmuz tarihinde bir gazetemizde, Hollanda hakkında çok bilinçsiz bir haber yayınlandı. Haberde imzası olan kardeşimizin Hollanda ile ilgisi yok. Ama nedense bu haberde onun imzası vardı.

Haberin başlığı da ilginçti: Netherland bu !

Habere şöyle bir ara başlık atılmıştı: Türkiye ile ilişkileri geren Hollanda, gurbetçilere verdiği sosyal desteği de ‘Türkiye’de arazisi var’ bahanesiyle kesmeye başladı. Yasadışı uygulamaya gurbetçi vatandaşlar, ‘İşte Hollanda (Netherland) bu’ diyerek isyan etti.

Tipik bir abartılı eleştiridir bu.

Son gelişmelerden sonra, Hollanda’yı eleştirmek için, yeni bir gelişmeymiş gibi yazılan bu haber yanlışlarla doludur.

İsterseniz bu haberin tamamını sizlere sunayım, ondan sonra da yanlışları belirteyim.

İşte haberin devamı:

Netherland bu!

Türkiye'ye dönük hasmane tutumuyla dikkatleri üzerine çeken Hollanda yönetimi, yarattığı siyasi krizlerin yanı sıra şimdi de gurbetçi Türkler'in hakkını gasp etmeye başladı. İngilizce ismi Netherland olan Hollanda, yaptığı illegal uygulamalarıyla Türk gurbetçilerden, "Netherland bu... Haksız yere desteğimizi kesiyor" tepkisi alıyor.

Sosyal destek verdiği Türk gurbetçilerin Türkiye'deki mal varlıklarını illegal bir şekilde araştırmaya başlayan Hollanda Hükümeti, üzerinde tapu bulunan Türkler'in sosyal destek ya da işsizlik parasını kesmeye başladı.

UYGULAMALAR YASADIŞI

Hollanda Denk Partisi'nin danışmanı Ziya Develi, Hollanda Başkonsolosluğu'nun, gurbetçilerin T.C. kimlik bilgilerini baskıyla alarak bu veri üzerinden Türkiye'de tapu araştırmaları yaptığını söyledi. Develi, "Eğer Türkler'in ev ya da arazisi varsa 900 euroya kadar varan desteği kesip, geriye dönük ödenen parayı da faiziyle istiyor. Şu anda sadece Hollanda'da yapılan bu haksız uygulama Belçika, Almanya gibi AB ülkelerini de harekete geçirebilir" diye konuştu. Hollanda Türk Hukukçular Birliği Başkanı Avukat Ejder Köse de, yapılan işlemlerin yasadışı olduğunu, Hollandalı kamu kurumlarının böyle bir araştırmaya giremeyeceğini söyledi. Köse, "Hollandalı makamların TC kimlik numaralarını isteme hakkı olmadığı gibi vatandaşlarımızın da verme zorunluluğu yok" dedi.

ÖZEL HAYAT İHLAL EDİLİYOR

Hollanda Sosyal Sigortalar Kurumu'nun Türkler'i  'riskli grup olarak' tanımladığını belirten Köse, Hollanda'nın Türkiye'deki Çalışma Ataşeliği tarafından görevlendirilen memur ya da hukuk bürolarının gurbetçilerin banka hesaplarına kadar araştırmalar yaptığını belirtti. Köse, "Söz konusu araştırmalar, özel hayatın gizliliğini ihlal etmektedir. Bu çalışma uluslararası anlaşmalara aykırı olarak etnik temele dayanan bir ayrımcılık faaliyetidir" ifadelerini kullandı.

MAL VARLIĞINI ARAŞTIRIYOR

Avukat Ali Durmuş da Rotterdam, Amsterdam gibi büyükşehir belediyelerinde farklı etnik kökende, 50 yaşın üzerindeki kişiler hakkında tarama yaptığını söyledi. Durmuş, "Kişinin 28 günden fazla Hollanda dışında kaldığı tespit edilirse hakkında ülkelerine suç duyurusunda bulunup, mal varlığının araştırılmasını talep ediyorlar. Türk makamlar, talebi uluslararası anlaşmalara aykırı olması nedeniyle reddediyor" dedi.

Kendilerine ulaşan şikâyet sayısında son dönemde büyük artış olduğunu belirten Ejder Köse, Türk makamlarının da vatandaşların kişisel bilgilerini kolaylıkla paylaşmaması gerektiğine dikkat çekti.

Yukarıdaki haberin, Hollanda ile ilişiği olmayan bir muhabir tarafından yazılmış olduğunu belirtmiştim. Bu muhabir arkadaş habere giriş yaparken, ‘İngilizce ismi Netherland olan Hollanda, yaptığı illegal uygulamalarıyla Türk gurbetçilerden, "Netherland bu... Haksız yere desteğimizi kesiyor" tepkisi alıyor.’ diye yazmış.

Hollanda’nın İngilizce ismini yazma ihtiyacı hissederken de bilgiçlik tasarlamış. İngilizce isme ne gerek vardı ki? Hollanda’nın Devlet ismi Hollandaca dilinde zaten Nederland’dır. Nederland dendiği zaman bugünkü Hollanda toprakları üzerinde ve eskiden Surinam, şimdi de Antiller üzerinde kurulu devlet akla gelmeli. Nasıl ki İngiltere’nin Birleşik Krallığı varsa, Hollanda’nın da Nederland’ı vardır.

Hollanda’nın İngilizce adının verilmesi abesle iştigal olmuştur.

Şimdi gelelim konunun aslına.

Hollanda, daha doğrusu Nederland, topraklarında yaşayan işsiz insanlara sosyal yardım yapmaktadır. Yani fakirlik ödeneği vermektedir. Ama bunun için bazı şartlar vardır. Bu şartlardan biri, tapulu evi, arazisi olmayacak ve de otomobili olmayacak. Bunlardan biri varsa ‘Bunu sat, ye, bitir, ondan sonra bize başvur’ deniliyor. Bu Hollandalılar için de geçerlidir. Fakirlik ödeneği almak için doldurulan formun altında, ‘Yalan beyanda bulunan, hapis ve para cezasına çarptırılır’ ifadesi var.

Hollanda devleti, kendi öz vatandaşlarının İspanya, İtalya, Türkiye ve Yunanistan gibi ülkelerde ev satın alıp almadıklarını da kontrol ediyor. Pek çok Hollandalı suçlu bulundu ve cezaya çarptırıldı.

Hollanda devleti, aynı takipçiliği Türkler için de yapıyor. Bu takibe de en az 15 yıl önce başlanmıştı. İlk zamanlar buna itiraz edildi. Türkiye’nin bu araştırmaya yardımcı olmaması istendi. Türk resmi mercilerinin, istenen araştırmaya olumsuz yanıt vermesi istendi. Bunun için bir heyet halinde Ankara’ya gidildi.

Şimdilerde de avukatlarımız uluslararası kuralları deşerek, Hollanda’nın bu tutumuna karşı mücadele veriyor.

İşte, isimlerini açıklamadığım gazete ve muhabiri, bu çok eski sorunu, sanki yeniymiş gibi yayınlayarak, güya Hollanda’ya karşı savaş açmışlar.

Ben bu konuda yanlış yaptığımızı defalarca yazdım. Yanlışımız, taktik yanlışlığıdır. Biz, Hollanda devletinin, kendi öz vatandaşlarına da uyguladığı bu takibattan kurtulmak için bir tek şey isteyebiliriz. 

Malum, bazı yurttaşlarımızın, Hollanda’ya gitmeden önce mal varlıkları mevcuttu.

Hollanda devletine şu itiraz yapılabilir: Türkler’in, Hollanda’ya gitmeden önce sahip oldukları mallar takibat dışında kalmalı. Öyle ya, sözü edilen Türkler, Türkiye’deki mallarını Hollanda’da kazandıkları para ile elde etmediler. Böyle bir istek ve şart, hakkaniyetli her yargı organı tarafından kabul edilecektir.

Hollanda devleti, bazı Türkler ile ilgili öyle gerçekler ortaya çıkardı ki, bu konuda söz söylemeye utanmamız bile gerekir. Hollanda’da fakirlik ödeneği alan bzı Türkler’in Türkiye’de yat ve villa sahibi oldukları ortaya çıkarılmıştır. Daha da kötüsü, Hollanda’da Türk İş Adamları Derneği’nde yöneticilik yapan biri fakirlik ödeneği almaktaydı.

Şimdi, şapkamızı çıkaralım ve önümüze koyalım. Hukukçu kardeşlerimize de şunu söyleyelim: Falan konsolosluk şunu yapamazmış, kimlik verilemezmiş gibi sonuca ulaşılamayacak uyarılar yerine, ‘Hollanda’ya gitmeden önce sahiplenilmiş olan mallara dokunulamaz’ şartı üzerinde dursunlar. İşte o zaman hakkaniyetli bir itiraz ve istek yapmış oluruz.

*****

  

İstanbul'da tanıştılar, Strazburg'da nikahlandılar, 

Mersin'de düğün yaptılar

 

Eski hakim Volkan Keçeci ile Nurdan Karaçay'ın düğün törenine, Türkiye'nin dört bir yanından davetli aktı

İlhan KARAÇAY'ın haberi:

İkisi de birer evlilik yaşamışlardı. İkisinin de çocukları olmuştu.

Ama kader onları boşanmaya mahkum etmişti.

Damat Volkan, doktor bir  bayan ile evliydi.

Gelin Nurdan ise, Trabzon'da üniversite tahsili yaparken tanıştığı Trabzonlu bir genç ile evlenmişti. İkisinin de dünyalar güzeli çocukları olmuştu. Ama kader bu birlikteliklerin devamına izin vermemişti. Boşandılar.

Aradan yıllar geçti. Kader, Volkan ve Nurdan ikilisini, İstanbul'da bir dost toplantısında biraraya getirmişti. Konuştular, dost oldular, düşündüler taşındılar ve mutlu bir birliktelik  oluşturacaklarına inandılar.

    

Mersin'deki kız isteme töreni ananelerimize göre yapıldı. 'Verdik gitti' sözünü aldıktan sonra öpüşen gelin ve damat adayları her iki aile bireylerini mutlu etti

 

Eski hakimlerden, şimdi de ünlülerin ve sanatcıların avukatlığını yapan Volkan Keçeci, profesyonel lig eski hakemlerinden  Cemal Keçeci'nin oğluydu. (Ama lütfen karıştırmayınız, biri hakim, diğeri ise hakemdi.)

Nurdan ise, Mersin'nin köklü Karaçay ailesinin bir ferdiydi.

Modern çağa rağmen gelenek ve görenekler devreye girdi ve kız isteme faslı için Mersin'e yolculuk yapıldı. Hakem baba Cemal ile anne Fikriye Mersin'e geldiler ve oğulları Volkan'a, Nurdan'ı istediler. Nurdan'ı verme yetkisi de, amcası olan naçizane bendenize düşmüştü.  Usül icabı önce 'Bir düşünelim' dedik ama akabinde kızımızı çabucak verdik.

İNSAN HAKLARI SAVUNUCUSU KENTTE NİKAH !

Evlilikler, dini nikahların yanında, resmi nikah ile perçinleşir ve resmiyet kazanır.

Kimileri vardır, nikah törenlerini özel mekanlarda yaptırır, kimi vardır nikahlarını hatır üzerine Belediye Başkanları’na kıydırır, kimi de vardır ki nikahlarını yurtdışında anlı ve şanlı kentlerdeki Başkonsolosluklarımızda kıydırırlar.

Yurtdışındaki anlı ve şanlı kentler genellikle, Paris, Roma, Londra, New York, Los Angeles gibi kentlerdir. Tabii ki bazıları da dünyanın en ücra yerlerinde Başkonsolosluğumuzun bulunduğu kentleri de seçerler.

Volkan ile Nurdan, nikah kıydırmak için Strazburg’u seçmişlerdi.

‘Neden Strazburg’ diye sorduğum zaman, ‘Eeee, ne de olsa, insan haklarının savunulduğu bir kent. Burada Avrupa İnsan Hakları mahkemesi var. Biz de bir haksızlığa uğrarsak en yakın mahkemeye gideriz’  şeklinde esprili bir yanıt aldım.

Nikah öncesi konuştuğum Strazburg Başkonsolosumuz Özgür Çınar, Strazburg’un nikah kıymak için neden ilginç olduğu şeklindeki soruma, ‘Aslında Paris daha çok ilgi çekiyor. Ama biz de Fransa’da ilgi çeken ikinci Başkonsolosluğuz. Yeni binamıza taşınmak üzereyiz. Orada daha görkemli bir nikah salonu yapma planımız var’  yanıtını verdi.

 

Volkan ile Nurdan'ın nikahlarını Strazburg Başkonsolosumuz Özgür Çınar kıydı. Nikahta şahit olarak şahsım, Volkan'ın yeğeni Cumhur ve Nurdan'ın kız kardeşi Nurcan vardı

Yeğenimim nikahında ben de şahitlerden biri olarak Strazburg’a gittim. Sağolsunlar Başkonsolosumuz Çınar, bizi hararetle karşıladı ve nikahı kendi makamında kıydı. Başkonsolosumuz, her yıl yüzden fazla nikah kıydıklarını belirttikten sonra, ‘Bu benim şahsen kıydığım ikinci nikah oldu’  dedi.

Başkonsolosumuzun bu jesti tabii ki bizi mutlu etmişti.

Başkonsolosumuz akşam yemeğimize katılma nezaketini de gösterdi.

MERSİN'DE DÜĞÜN

Şimdi sıra düğüne gelmişti. Düğün, İstanbul'da mı yapılsın, Mersinde mi tartısması sonucunda karar Mersin olmuştu. Zira Mersinliler'in İstanbul'a gidişi çok kolay olmayacaktı. Ama aralarında Gasalatasaray'ın eski başkanı Faruk Süren gibi ünlülerin olduğu İstanbullular Mersin'e daha kolay gidebilirlerdi.

Ben, otomobil ile gittiğim Strazburg'dan, İtalya'nın Ancona kentine devam ettim ve buradan feribot ile Yunanistan'a oradan da Mersin'e devam etmiştim.

 

TÜRKİYE'DE VE YURTDIŞINDA ÖZELLİKLE İTALYA'DA ÜNLENEN MEGA BAND ORKESTRASI: Solistler: Orçun Utlu, Sevil Erçak, Özgül Özay, Keyboord: Timur Kancar, Bas Gitar: Ertan Özer, Elektro Gitar: Muhittin Şengönül, Bateri: Murat Özçokbilen, Saksafon:Nusret Aytaş

*****

Birinci yorumumda sözünü ettiğim Bakan Asscher'in yaptırmış olduğu ikinci araştırma hakkındaki medyada yer alan Hollandaca haber ile, bu haberin yorumunu yapan Veyis Güngör'ün yazılarını altta bulacaksınız.

'Geen bewijs voor lange arm van Ankara'

Er zijn geen harde bewijzen dat Ankara Turkse organisaties in Nederland aanstuurt of financiert. Maar dat wil niet zeggen dat er geen 'lange arm' van de Turkse overheid is, stelt minister Lodewijk Asscher (Integratie).

Onderkant formulier

Onderzoekers van RadarAdvies stellen dat er geen ‘aantoonbaar strakke aansturing’ van de organisaties vanuit Turkije plaatsvindt. ,,Daarmee is niet gezegd dat Turkije dit niet probeert, of dat hier geen sprake van is’’, schrijft Asscher in een brief aan de Tweede Kamer. Ook schrijft hij dat het op basis van dit onderzoek niet mogelijk is ‘harde conclusies’ te trekken.

Dat komt door de opzet van het onderzoek, zo meldt RadarAdvies zelf ook. Het is vooral gebaseerd op gesprekken met Turks-Nederlandse organisaties, niet op bijvoorbeeld een onderzoek naar financiële boeken.

Uit interviews met Turkse Nederlanders blijkt dat zij zich niet laten beïnvloeden door de onderzochte organisaties Islamitische Stichting Nederland (Diyanet), Stichting Islamitisch Centrum Nederland, Milli Görüş en Hizmet. Ze weten vaak niet dat moskeeën verbonden zijn aan bepaalde clubs of waar die precies voor staan. Sociale media en Turkse televisiestations lijken veel meer invloed te hebben.

Diyanet

Toch springt een van de organisaties er wel uit: de Islamitische Stichting Nederland (ISN), waar 143 moskeeën bij zijn aangesloten. De daar prekende imams zijn in dienst van Diyanet, dat onder de Turkse premier valt. Diyanet heeft volgens het onderzoek een ‘informeel algemeen bestuur’ dat vanuit Ankara toezicht houdt op ISN. Dit komt jaarlijks bijeen en houdt zich bezig met de financiën, het beleid en statuutwijzigingen van de Nederlandse stichting.

Daarnaast is een diplomaat van de Turkse ambassade in Den Haag formeel nog steeds voorzitter van de Islamitische Stichting Nederland. Nadat hierover in de winter ophef was ontstaan, is hij teruggeroepen naar Ankara, maar er is sindsdien geen opvolger benoemd. Volgens de Kamer van Koophandel staat hij nog steeds aan het hoofd van de stichting.

,,We zien niet dat moskeeën dagelijks vanuit Turkije worden aangestuurd, maar als Erdogan kwaad zou willen zijn de mogelijkheden er wel. Daar maken we ons grote zorgen over'', zegt Omar Ramadan, directeur van RadarAdvies.

De Turkse overheid verstrekt bovendien projectsubsidies aan Turkse Nederlanders. Die zijn volgens het onderzoek bedoeld om de binding met het thuisland te onderhouden en het beeld van Turkije in het buitenland te bevorderen.

Hizmet

Een ander pijnpunt is de houding van veel Turkse Nederlanders ten aanzien van de Hizmet-beweging, de sympathisanten van Gülen. De vier onderzochte clubs zeggen dat ze niet door Turkije onder druk zijn gezet om de banden met Hizmet te verbreken. Asscher noemt het echter opvallend dat de organisaties wel een-op-een de lijn van de Turkse overheid volgen. Turkije ziet Hizmet immers als een terroristische organisatie.

Het onderzoek, gedaan op verzoek van de Kamer, laat dus vooral zien dat Turks-Nederlandse organisaties zelf geen probleem zien. Het kabinet blijft echter zorgen houden. Asscher vreest dat Turkse invloed de integratie niet ten goede komt. De verhouding tussen de overheid en de clubs is de laatste jaren uiterst moeizaam. De Islamitische Stichting Nederland, Stichting Islamitisch Centrum Nederland en het Europese islamitische verbond Milli Görüş hebben zelfs twee keer hun medewerking aan het onderzoek gestaakt. Uiteindelijk zijn ze toch weer om tafel gegaan.

De organisaties golden jarenlang als belangrijke gesprekspartner van de overheid, maar het wederzijdse wantrouwen is nu groot. Asscher probeert ze geregeld met harde taal te dwingen achter de Nederlandse normen en waarden te gaan staan. Hij wilde de clubs in 2014 zelfs 'monitoren', waarmee hij zijn toenmalig partijgenoten Tunahan Kuzu en Selçuk Öztürk tegen zich in het harnas joeg. Het gevolg is bekend: ze stapten op en begonnen met succes hun eigen partij Denk. Vooral Turkse Nederlanders voelen zich daar thuis.

Het nieuwe kabinet zal moeten uitmaken hoe het voortaan met de Turks-Nederlandse organisaties om zal gaan. Er ligt in elk geval nog een lastige motie op de plank, die uitgevoerd moet worden. Daarin roept de Kamer de regering op om te zorgen dat moskeeën niet meer worden gefinancierd via Diyanet. De oproep kwam van twee heren die nu aan de formatietafel zitten: CDA-leider Sybrand Buma en Gert-Jan Segers van de ChristenUnie. 

Ankara'nın uzun kolu ve bir araştırmanın sonuçları

Hollanda'da din eksenli Türk kuruluşları üzerine geniş bir araştırma yapıldı. Adeta dört gözle beklenen bu araştırmanın sonuçları nihayet açıklandı. Sonuçlar gazete haberlerine "Ankara'nın uzun kolu hakkında ortada delil yok" başlığıyla yansıdı. Haberlerin alt başlıkları ise daha orjinaldı: 'Ankara'nın Hollanda'daki Türk kuruluşlarını finans ettiği ve bu kuruluşları yönettiği ile ilgili ikna edici deliller yeterli değil'.

Ancak aynı haberlerde bir de Entegrasyon Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Lodewijk Asscher’ın konuyla ilgili yorumu vardı. O daha da dikkat çekiciydi. Bakan: 'Tabiki bu sonuçlar Ankara'nın uzun kolu yoktur anlamına gelmemelidir' diyerek bir açık kapı bırakıyordu. 

Gazete haberleri başlıklarından da anlaşılacağı üzere, araştırmanın amaçı şu şekilde özetlenebilir: ‘Hollanda'daki din eksenli Türk kuruluşalarının yurtdışından yönetilmeleri (Ankara, Köln, Pensilvanya) ya da finans edilmeleri ve bu kuruluşların kendi kitlelerini entegrasyon sürecinde nasıl etkilediklerinin gün yüzüne çıkarılması’. Usul gereği araştırma sonuçları geçen hafta Bakan Lodewijk Asscher tarafından kabineye sunuldu. 

Araştırma, Hollanda'daki dört kuruluş ile sınırlandırılmış. Üzerinde araştırma yapılan kuruluşlar veya gruplar raporda yer aldığı şekliyle şöyle: “Hollanda Diyanet Vakfı, Hollanda Milli Görüş, Hollanda İslâm Vakfı (Süleymancılar) ve Hizmet/Gülenistler”. Araştırma'da grupların/kuruluşların bizzat kendileriyle görüşüldüğü gibi, Türkiye uzmanları, kanaat önderleri ve birey olarak toplam 114 kişi ile görüşülmüş. Esasen araştırma 2014 yılında T. Sunier ve N. Landman’ın hükümete sundukları “Türk İslam’ı” başlıklı araştırmanın devamı niteliğinde.

Son araştırma başladıktan kısa bir süre sonra, Türkiye’de 15 Temmuz kalkışması ve bu kalkışmanın Hollanda’ya yansımaları  gündeme oturdu. Ayrıca Hollanda’daki 16 Nisan referandum öncesinde iki ülke arasında diplomatik kriz yaşandı. Her iki olay da araştırmanın yönünü etkileyen gelişmeler olarak rapora geçmiş. 

Araştırma, RadarAdvies Araştırma Kurumu tarafından yapıldı. Araştırma sonuçları ve Entegrasyon Bakanı'nın kabineye gönderdiği açıklamalı mektup ve bir teşekkür yazısı bana da iletildi. Araştırmada kuruluşlar üzerine yapılan tesbitler, değerlendirmeler, teklifler ayrı ve önemli bir yazı konusu. Kuruluşlar kendi kendilerini nasıl görüyorlar, diğer Türk kuruluşlarına nasıl bakıyorlar, kuruluşların dışındakilerin görüşleri, kuruluşların entegrasyon hakkındaki düşünceleri, Türkiye’deki olayların Hollanda’ya yansımasına bakışları ve diğer konular. Hepsi birbirinden ilginç ve bir o kadar önemli. Diğer taraftan araştırmacıların da gözlemleri ve yorumlamaları da bilinmesi gerekenler arasında.

Tabii ki, Entegrasyon Bakanı Lodewijk Asscher’in Kabine’ye yazdığı mektupta bir nokta var. CDA lideri Sybrand Buma ve Hıristiyan Birlik lideri GertpJan Segers’in hükümet gündemine getirdigi ve ele alınması gereken bir önerge var. O da ‘Diyanet’in imamları finans etmemesi.’ 

Araştırma sonuçları elbette tartışmaya açıktır. Farklı etkinliklerle tartışılmalı da. Hollanda Türk toplumunun kurumsal olarak geldiği yer, yarınlarda dönüşümü için sonuçlar önemli.  Ama burada dikkat çekmek istediğim bir nokta şudur. Birileri, yani malum çevreler, hasseten anti Türkiye ve Erdoğan’cılar kaç zamandır,  'Ankara Hollanda'daki Türk kuruluşlarını destekliyor, idare ediyor ve yönlendiriyor' iddiasıyla bir algı çalışması yapıyorlardı. Bu araştırmayla kısmen de olsa bu operasyonları kursaklarında kalmış oldu. Söyleşi sırasında da özellikle Türk kuruluşlarının Ankara’dan finans edildiği yönünde sorular soruldu. Cevabım elbette  'hayır'  oldu. 'Siz bunun tam tersini düşünün' dedim. 'Buradaki Türkler yıllardır, başta akrabaları olmak üzere, köyleri, kentleri ve muhtaç olan insanlara fitre ve zekatlarıyla, zaman zaman yardım kampanyalarıyla yardım gönderdiler. Türkiye’nin kalkınmasına katkıda bulundular. Şimdi siz gelmişsiniz, Ankara Türk kuruluşlarına yardım ediyor diyorsunuz. Bu abesle iştigaldir' dedim.  Zaten söyleşiyi de, söyleşi notlarını son kez okuyup, olur imzasını aldıktan sonra yayınlama şartıyla kabul etmiştim.

Öyle de yaptılar.

Velhasıl, Ankara’nın uzun kolu meselesi önümüzdeki dönemde de tartışılmaya devam edecek.

*****

KAZAK YATIRMCILAR FETHİYE VE MARMARİS'TE YATIRIM YAPACAKLAR

 

Mustafa KOYUNCU'nun haberi:

Kazakistan’dan  Marmaris'e gelen 64 iş adamı, Sentido Orka Lotus Beach otelinde 5 gün süren bir seminere katıldılar.

Seminerde, "Para ve Ben" (Me and Money) kitabının yazarı ve girişimci Davlatov Saidmurad, kişisel gelişim ve yatırım konularında Kazak iş adamlarına birikimlerini aktardı.

Semineri organize eden Consulting and İnvestment L-Capital yöneticisi Sholpan Zada, gala gecesinde yaptığı konuşmada, Kazakistan’ın başkenti Astana başta olmak üzere, çeşitli kentlerden gelen yatırımcıların Marmaris’teki seminerin çok yararlı geçtiğini belirterek, "Konusunda uzman kişilerin yanı sıra, kitabı milyonlar satan Davlatov Saidmurad da eğitim verdi. Eğlenceli bir 5 gün geçirdik. Türkiye’de daha önce yatırım yapmış olan işadamlarının yanı sıra, yeni yatırımlar için aramızda olanlar var." ifadesini kullandı.

Edelstaal Gurubu ve Orka Hotelleri Yönetim Kurulu Başkanı Turgut Torunoğulları. Güzel İşlere İmzalar Atacağız

Toplantıyı Beş Yıldızlı  Sentido Orka Lotus Beach Hotelinde organize eden Edelstaal Gurubu ve Orka otelleri Yönetim Kurulu Başkanı Turgut Torunaoğulları, toplantıda yaptığı konuşmada,  “Kazak işadamlarının yatırım için Marmaris ve Fethiye’yi tercih etmelerinden çok memnun olduk. Turizm olarak önümüzdeki sezon bizleri çok iyi şeyler bekliyor. Edelstaal ve Consulting grubu olarak güzel  işlere imza atacağız” dedi.

 

Turgut Torunoğulları Kazak işadamlarının seminerinde yaptığı konuşmada, güzel işlere imza atılacağını söyledi

*****

Graf van Sinterklaas gevonden in Antalya

Archeologen zijn mogelijk een stap dichter bij, bij het vinden van het oorspronkelijke graf van Sint Nicolaas, beter bekend bij ons als Sinterklaas of in de V.S. als Santa Claus. Een graf werd gevonden in de zuidelijke provincie Antalya van Turkije. Aldus volgens een rapport van maandag.

 

Een speciale sectie met een graf werd recent ontdekt in de Sint Nicolaas Kerk, die zich bevindt in het Demre district van Antalya, ook wel bekend als de geboorteplaats van Sint Nicolaas.

De officiële verklaring geeft verder aan dat alle gevonden documenten van 1942 tot en met 1966 betreffende Sint Nicolaas onderzocht werden en dat men aanwijzingen vond dat de oorspronkelijke kerk verwoest werd door een brand. De kerk werd later echter heropgebouwd.

Enkele handelaars zouden beenderen gestolen hebben van de kerk, waarvan men dacht dat het de beenderen van de heilige Sint Nicolaas waren. Dat bleek een vergissing te zijn. In werkelijkheid ging het om de beenderen van een onbekende priester.

Optimistisch dat dit het echte graf is

Karabayram is zeer optimistisch betreffende het vinden van de overblijfselen van Sint Nicolaas’ lichaam. Men hoopt, met deze vondst, het eigenlijke en onaangeraakte graf van de heilige Sint Nicolaas gevonden te hebben. Sinterklaas is een van de meest populaire figuren bij kinderen die Kerstmis (in de V.S. met Santa Claus) of Sinterklaas (bij ons op 6 december)  vieren in de wereld.

Een tijd lang dacht men eveneens dat de overblijfselen van het lichaam van Sint Nicolaas naar Italië gesmokkeld werden naar de stad Bari door Italiaanse verkopers en handelaars van de 11de eeuw.

In Demre bevindt zich eveneens een museum, ingebouwd in een oorspronkelijke kerk, gewijd aan de figuur van Sinterklaas (Santa Claus).

Sint Nicolaas staat als figuur vooral bekend voor zijn generositeit, zeker tegenover kinderen. Sint Nicolaas wordt vereerd in alle takken van het christendom. Het was zijn grote generositeit die de evolutie teweeg bracht naar het moderne beeld dat we vandaag hebben van de man als Sinterklaas (bij ons) of Santa Claus (in de V.S.).

 

Antalya'da heyecanlandıran Noel Baba keşfi: 'Gerçek mezarı bulunmuş olabilir'

Aziz Nikolas (Noel Baba) Kilisesi’nin zemininde hiç bozulmamış bir tapınak tespit edildi. Tapınağın içindeki özel bölümde Noel Baba’nın gerçek mezarının olabileceği tahmin ediliyor.

Antalya'nın Demre ilçesindeki Aziz Nikolas (Noel Baba) Kilisesi'nin zemininde hiç bozulmamış bir tapınak tespit edildi. Bilimsel ve teknolojik çalışmalarda tapınağın içinde özel bir bölüme rastlandığını vurgulayan Antalya Rölöve ve Anıtlar İl Müdürü Cemil Karabayram, "Bu özel bölümde Noel Baba'nın hiç bozulmamış mezarına ulaşabiliriz" dedi.

'GİRMEK ÇOK ZOR'

Hürriyet'in haberine göre, kilisede yaklaşık 3 aydır yürütülen çalışmalar hakkında Hürriyet muhabirine bilgi veren Karabayram, "Kilisenin zemininde yapılan teknolojik çalışmalarda hiç bozulmamış bir tapınak bulundu. Bu tapınağın hiç zarar görmediğini tahmin ediyoruz. Ama içine girmek çok zor. Çünkü zeminde motifli taşlar var. Bu taşların tek tek ölçeklenip kalıp şeklinde alınması lazım" dedi.

'BARİ'DEKİ KEMİKLER NOEL BABA'NIN DEĞİL'

Noel Baba'nın mezarına ilişkin çok detaylı çalışmalar da yapıldığını kaydeden Karabayram, "1942-1966 yılına ait dosyaların tamamını inceledik. Orada bazı notlar vardı. Notlara göre bu kilise yıkılıyor ve tekrar inşa ediliyor. İnşa edilirken Bari'deki tüccarlar kemikleri götürüyor. Ancak o kemiklerin Noel Baba'ya ait olmadığı, başka bir papaza ait olduğu söyleniyor. Bunu söyleyenlerden biri de Yıldız Ötüken. Ötüken, Noel Baba'nın özel bir bölümde tutulduğunu belirtiyor" diye konuştu.

'8 BİLİM ADAMI ATIYORUZ'

Karabayram, dünyada tartışma yaratacak verilerle ilgili şu bilgileri aktardı: "Çok iyi sonuçlar aldık. Ancak çalışmalar asıl şimdi başlıyor. Öz tabana ineceğiz. Noel Baba'nın bırakın kemiklerini, belki de bozulmamış, el değmemiş mezarına ulaşacağız. Buraya ayrı branşlarda 8 bilim adamı atıyoruz. Eğer beklentilerimiz olursa Demre'de yatacak yer bulamayız."

'TOMOGRAFİ ÇEKTİK'

"Biz burada toprak tomografi ve jeoradar yaptık. Şimdi bu çalışmaları detaylandırıp kütlesel iniş yapacağız. Dünyanın gözü burada olacak. Biz Aziz Nikolas'ın bu tapınakta bozulmadan korunduğunu iddia ediyoruz. En son noktadayız. Sonuçlanırsa Antalya turizmi de çok büyük bir ivme kazanır.

'KAZI BAŞKANI ŞOKTA'

Kazılardan sonra dünya bizimle tartışmaya başlayacak. Biz de bu konuda çok bilimsel davranacağız. Kazı başkanımız Prof. Dr. Sema Doğan. O da şokta. Çalışmalarımız 3 aydır devam ediyordu. Son aşamada kazı yapılacak alan genişletilecek. Şu an giremiyoruz çünkü mozaikler için özel uzmanlar çalışacak."

*****

 


İlgili Etiketler

İlgili etiket bulunamamıştır.


Okuyucu Yorumları



Futbol Ligleri Puan Tablosu





sanalbasin.com üyesidir