Son Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısı ileriki yıllarda bir köşe noktası olarak tarihe geçecektir. Ordu ile hükümet arasındaki “iktidar mücadelesi” döneminin finali niteliğinde kabul edilecektir.
Teorik olarak Ordu, Hükümet’e bağlıdır. Hükümet parlamentodan aldığı yetki ile Ordu’yu da yönetir.
Ama Türkiye “realitesi” böyle değildir.
Ordu, hükümetlerin de üzerinde bir yere sahiptir.
Hükümetler, icraatlarını Orduya göre düzenlerler…
Hatta aralarında gizli bir iş bölümü bile vardır:
Hükümet ekonomiden, Ordu siyasetten sorumludur!
Böyle olunca da ülke bir türlü rahat nefes alıp veremez hale geliyordu. Çünkü Ordunun siyaset yapması için beslendiği koşullar siyasi partilerden farklıydı.
Siyasi partiler seçmenlere muhtaçtı. Ordunun yönetimde ağırlığı sürekli bir tehdide bağlı olmak zorundaydı. Bu yüzden sürekli olarak bir tehdit unsuru öne çıkartıldı.
1930’lardan 1980’lerin sonuna kadar Türkiye “komünizmin tehdidi” altında gösterildi.
Sovyetler Birliği ve Doğu Blok’u dağılınca yeni bir tehdit unsuru gerekli hale geldi. 1990’larda sahneye “şeriatçılar” çıktı! 75-100 kişilik Aczmendilerin, Ankara sokaklarında folklorik şovları “işte şeriatçılar geldi” manşetleriyle takdim edildi.
Öte yandan askerlerin en güçlü olduğu dönemde –çünkü darbe yapmışlardı- 12 Eylül’de Türkiye silahlı mücadele verecek olan bir gerilla örgütünün çıkışıyla sarsıldı.
Ülke topraklarında silahlı birliklerin dolaşıyor, baskınlar yapıyor olması doğrudan Ordunun ilgi alanına giriyordu. Sorumluluk alan haliyle yetkiyi de beraberinde götürüyordu.
Sıcak savaş ortamı, Ordunun siyasetteki gücünü besliyordu.
Kendince kırmızıçizgiler çekiyor, bu çizgilerin ihlali durumunda dolaylı veya doğrudan hükümetlerin yetki alanlarını işgal edebiliyorlardı.
Ordunun siyasetteki etkinliği Türkiye’ye çok pahalıya mal oldu.
Terör, bombalama, cinayet, baskın, şehit, ağır kayıplar olmadan Ordunun da sesi soluğu çıkmıyordu.
Denklemi böyle kurunca siyasetin şekli de kan gölü biçiminde oluyordu.
Bu yüzden Ordunun siyasette boy göstermesi ülkeye pahalıya patlıyordu.
Hükümet karşısında güçlü pozisyonda kalmak isteyen Ordu, sürekli olarak operasyonlara yönelebiliyordu. Geçmişte benzerlerini çok gördüğümüz bütün büyük kitlesel olayların benzerleri bugün de sahnelenmek isteniyor.
Hayat’ın Dörtyol ilçesindeki “Türk-Kürt çatışma provası” doğrudan Hükümet-Ordu çatışmasının bir ürünü olarak geliştiği bütün çıplaklığıyla ortaya çıktı.
Ordunun komuta kademesi için sürdürülen “gizli savaş” aslında Türkiye’nin çok partili parlamenter hayatı boyunca devam eden bir mücadelenin açığa çıkmış halidir.
Şimdi kadar hep askerlerin dediği oldu, bu yüzden sorun çıkmadı!
Tabii bunda önceki siyasetçilerin hazım kabiliyetlerinin de rolü vardı.
Şimdi Hükümet, ilk kez askerlerin “alışık” olmadığı biçimde davranıyor.
Ordunun direnişi ise baştan sona krize doğru yelken açmak anlamında yorumlanabilir. Çünkü bu YAŞ toplantısı “eski” Türkiye’nin tarihindeki son toplantı olabilir. Bundan sonrası için yeni bir dönem başlayabilir.
Hükümetin dezavantajı aşırı derecedeki yalnızlığıdır.
Şimdiye kadar askerlerin gadrine uğramış olan toplumsal kesimler Hükümet ile asker arasında “tarafsız” pozisyonda bulunuyorlar.
Hükmet ile Ordu arasındaki iktidar savaşının varacağı en hayırlı durak uluslararası standart olmalıdır:
-Ordu kışlaya dönmelidir!
internethaber
Nazım ALPMAN